We as individuals in order to relieve boredom, to numb anxiety, to give ourselves confidence, to create euphoria in an otherwise dull existence; we try to change things. Everything is about the change; changing your lifestyle, changing unhelpful thinking styles; changing behavior patterns, changing the way you view your emotion and changing the way you relate to people around you. Some of us have limited emotional tolerance, managing the distress can be extremely difficult. People who are suffering from chronic depression, severe anxiety, addiction showed after 20 years of research study that number of repetitive patterns that stopped their meeting emotional needs. There are 5 broad categories according to researches for our emotional needs:
SECURE ATTACHMENT
AUTONOMY, IDENTITY and PERFORMANCE
REALISTIC DREAMS & GOALS
FREEDOM TO EXPRESS VALID NEEDS & EMOTIONS
SPONTANEITY&PLAY
will explain them each in my next post but want to finish this one with a phrase "We are made wise not by the recollection of our past, but by the responsibility for our future." - George Bernard Shaw ELMIRA KIARA
There is a faded connectivity,
Is it all about curiosity?
Do you dare to enter the uncertainty?
It might be absolute serenity,
Just a touch of sensitivity
is all that is needed without envy
There's no impossibility.....
No one deserves their heart To be broken so hard In a story that you did not write In the center is your life That you had no choice of time Needing some wind of light Whereas you think you found someone The light can suddenly be gone at your most unexpected time Always need to remember the rhyme that the light always stays there wherever your heart carries you away But being so obscured to see the angels' pray Don't get fooled by the games people play. Elmira Kiara
Bir ilişkinin ne kadar sağlıklı olup olmadığını bazı düşünce kalıplarımıza ve karşılıklı hal, hareket durumlarımıza bakarak görebileceğimiz kanaatindeyim. Öncelikle sağlıksız olan veya yıkıcı bir ilişkinin sinyalleri olan durumlara değinmek istiyorum;
Karşıdakini idealize etmek, yoğun bir şekilde onun "mükemmel" olduğu inancına sahip olmak.
Sorunlarla beraberce başa çıkmaktan kaçınılması
Güven talebinde bulunmak
İlişkinin kendi içinde gelişememesi, taraflardan birinin veya ikisinin de ilişkinin gidişatına köstek olması.
Devamlı özür dilemeler olması
Birbirini suçlama
Yalan&manipülasyon
İlişkideki kişi/kişilerin kendini beğenmiş ve/veya önyargılı, yargılayıcı tavırları.
yine ilişki içerisindeki kişi/kişilerin kırılganlık, savunmasızlık, incinebilirlik, hassaslık gibi durumlardan kaçınması&kaçması.
ilişki içinde duygusal olarak elde edilemez, ulaşılamaz olunması
Çözümlenmemiş, paylaşılmamış veya gözardı edilmiş duygusal, ruhsal vb. travmalar.
Sözlü, fiziksel, cinsel, finansal taciz, hor görme, çıkar sağlamaya yönelik davranışlar, yaklaşımlar
Geçmiş olayları, anıları vs. kontrol etme mekanizması olarak kullanmak
Duygusal, cinsel yakınlaşmalardan kaçınmak
Pasif agresif davranışlar ve direk iletişimden kaçınmak
Birbirine bağımlı olmak (ki bu bayağı derin ve ilerleyen gönderilerimden birini bu olguya adayıp uzun uzun yazmayı planladığım, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gerekilen önemli bir nokta)
Bitmek tükenmek bilmeyen eleştiriyel yaklaşımlar
Korkuya dayalı tepkisellik
Sırf bir "ilişki" ihtiyacı hissediyor olmaktan ötürü ilişkiye başlama/devam ettirme çabası.
Üçüncül şahıs/şahısları ilişkiye dahil etme, gidişata karışma/larına izin verme
Doğru düzgün kendini ifade etmeden karşındakinin anlamasını beklemek ve anlamamış ise buna pasif agresif tepkilerle tavır takınmak.
Gizli aşağılamalarda bulunmak, devamlı iğnelemek.
Bir ilişkinin sağlıklı olabilmesi için tabii ki de iki tarafında çaba sarfetmesi gerekiyor olsa da aklımızın köşesinde bulunması gerektiğine inandığım belli başlı -kimisi gayet klişe gibi gelse de kulağa- minik ama büyük değişimler yaratabilecek noktalar var.
Beklentilerimizin gerçekçi olması, kimsenin ki kendimiz de dahil mükemmel olmadığının bilincinde olmak. Ya hep ya hiç mantığını terkedip, karşımızdakini değiştirmeye çalışmadan kendi bireyselliğiyle kabullenmek.
Ve tabii ki İLETİŞİM. Ve öyle lafta iletişimden bahsetmiyorum; zaman ayırarak, gerçekten dinleyip sorular sorarak ve paylaşarak olan gerçek ve derinliği doluluğu olan bir şekilde iletişim kurarak.
Esneklik! İnsanlar değişir, insanlar arada duygusal uç tepkiler verebilir bunlara karşı anlayışlı ve empati kurarak yaklaşmamız önemli. Sağlıklı bir ilişki bence bireylerin gelişimlerine açık olmalı ve hatta bu değişimlere önayak olan ve destekleyen nitelikleri barındırmalıdır.
Adil bir şekilde tartışmak. Sonuçta evcilik oynayan çocuklar değiliz. Üzerinde tartışılması gereken bir konu varsa konuşmak için bir zaman belirlemeli ki sağlıklı bir iletişim hattı oluşsun; uykusuzluk, yetiştirilmesi gereken bir iş vs. gibi faktörler kişilerin hem tepkilerine aldatıcı bir şekilde yansıyabilir hem de konuya kendilerini verememelerine sebep olabilir. Tartışma esnasında eleştiri ve suçlamalara başvurmak, eski anıları ve/veya olayları silah olarak kullanmak tartışmayı kavgaya dönüştürüp konunun özünden tamamen saptırabilir. Kendi hatalarımızın sorumluluğunu almalıyız ve herşeyi kabullenir veya reddeder pozisyonda olmamalıyız. Ayrıca bazı konular da hava da kalabilir illa çözümlenmek zorunda değildir ki bununla da barışık olmalıyız, ne de olsa herşey mükemmel değil ve her zaman beklentilerimiz tam anlamıyla karşılanacak diye bir durum söz konusu değildir. Ama en azından tartışılması gereken konu masaya yatırılıp bir dolu ve gerçek anlamda bir iletişim söz konusu olduysa herkes içindekini ortaya attıysa eğer, o zaman konu tamamen çözümlenmese de geride bırakılıp ileriye bakılabilir. Çünkü böylelikle konuyla ilgili kişilerin içlerine attıkları, kin güttükleri, içerledikleri vb. gizli duygular ortadan kalkmış olduğundan ileride ilişkiye engel teşkil etmesi gibi bir durum olmaz. Tartışma esnasında ki bunun yüzyüze olmasının en sağlıklı seçim olduğu kanaatindeyim, ses tonlarımız, vücut dilimiz ağzımızdan çıkanı yansıtmalı yani ne hissettiklerimiz, düşündüklerimiz konusunda ne de kendimizi güçlü, üstün vs. göstermek adına yanıltıcı yaklaşımlarda bulunmamak önemli.
Bencillikten kaçınmak, "karşılıklı" -alıyorsak vermesini de bilmeliyiz- bir yaklaşım içerisinde olmak.
İstek ve ihtiyaçlarımızı açık bir şekilde dile getirmek.
Yetiştirilme tarzlarındaki, deneyimlerdeki, eğitimlerdeki vb. kişisel geçmişlerimizdeki farklılıkları kabul edip göz önünde bulundurarak değerlendirmeler yapmak, davranmak. Daha doğrusu anlayışlı olmak.
İlişkiye ne kadar yatırım yapmak istediğimize karar vermek ve limitlerimizi belirlemek. Farklılıklardan çok ortak olan zevklere odaklanmak.
VE HER ZAMAN KENDİMİZ OLMAK. - Gerçek ilişkiler gerçek kişiler arasında olur yansımalar, yaratılmış imgeler arasında değil.
Biz insanlar yaratılışımız gereği birbirimize bağlı&bağımlı olarak programlanmış varlıklarız.Ne derecelerde bağlı&bağımlı olduğumuz tabii ki her birimizin farklı birer birey olarak yapılanmış ve yapılanmakta olan kişilik özelliklerimize göre değişiklik göstermekte. Ancak ortak olan bir nokta var ki o da; en ilkel anlamında ilişki ve bağlardan yoksun olmak her bireyde -ki aslında bence her canlı için geçerli- eksiklik, yoksunluk, yalnızlık ve kaygı hatta çökkünlük gibi duygular doğurmasıdır. Duygusal yakınlık, derin&anlamlı bağlar kurma; neden bu kadar önemli ki canlılar için? Çünkü insanlar olarak biz de "sürü" olarak yaşıyoruz ve bu bağlar bize "aidiyet" duygusu veriyor. Biz insanlar, pek çoğumuz ne kadar "yalnız kalayım biraz ya kafamı dinlemek istiyorum" "yalnız başıma huzurluyum, kafam rahat" vs gibi savunma mekanizmasından çıkma cümleler kursak da yaratılış gereği "yalnız kurt" değil sürünün bir başka üyesiyiz.
Gerçek anlamda duygusal yakınlık, samimiyetten bahsederken illaki sevgili veya cinsel birliktelik içeren ilişkilerden bahsetmiyorum. Özümüzde ihtiyaç duyduğumuz ve hep tatmin etmeye çalıştığımız ve hayatımızın her anında bilinçaltımızdan seçimlerimizi -iş, hobi vs.- dahil etkileyen o en zayıf noktalarımızdan biri sayılabilecek bir durum, olgudan bahsediyorum. Ve bu en derin duygu, düşünce, ihtiyaçlarımızı paylaşabildiğimiz ve gerçek anlamda kim olduğumuzu gösterecek derece savunmasısız bir pozisyonda ürkmeden bulunabilmemizi sağlayan boyutta yakınlıktır ve bu savunmasız ve maskesiz, gerçek benliğimizle kabul görüldüğümüz tatmin edici bir ilişkinin varlığınının kanıtıdır -eğer var ise-. Yakınlık/samimiyet yaratmak dinamik bir işleyiş ve gerçek yakın duygusal bağa ulaşmadan önce 4 farklı basamağı olduğunu varsayabiliriz.
Havadan sudan sohbet; ki bu en basit yeni tanıştığımız kişilerle genelde kurduğumuz bir iletişim şekli. Ki tabiiki yeni tanıştığımız kişiye duyduğumuz, hissettiğimiz yakınlığın seviyesine göre fazla güvenerek vs bu basamağı zıplayarak geçiyoruz. Bu basamakta sadece bilgi alışverişi tarzı kişisel olmayan olaylar, olgulardan bahsederek böylece ne kendimizi savunmasız pozisyona koyuyoruz ne de fikir beyanlarında bulunarak reddedilme riskine giriyoruz. Kısaca tırsak, korunaklı model yani.
2. basamak yine biraz tırsaklığımızı sürdürdüğümüz bir konum. Ancak başkalarından alıntılar yaparak veya başkalarının düşünce, görüşlerinden bahsederek iletişime biraz daha kişisellik katıyoruz. Yine de dediğim gibi "başkaları" üzerinden gidiyoruz, kendi düşüncelerimizi belirmeden de olsa aslında o başkalarının bize hitap eden düşünce, fikirlerinden bahsederiz farkında olmadan. Böylece yine reddedilme, yargılanma riskini o başkaları üzerinden test ediyoruz.
3. basamakta ufak riskler alarak kendi düşüncelerimizden, yorumlarımızdan bahsetmeye başlasak da yine de değişebilecek olanları seçiyoruz paylaşırken ki eğer karşıdakinden olumsuz bir tepki alırsak daha sonra fikrimizden geri adı atabilelim. Biraz yanar döner olduğumuz, üç kağıtçıyı oynadığımız bir basamak. Bence genelde en çok aşk meşk ilişkilerinde flirt aşamasında bu basamakta taklalar atıyoruz.
4. basamak ise durumların derinleştiği, geçmişimizden, hatalarımızdan, acılarımızdan vs bahsetmeye başladığımız bir konum. Ki bu basamaktan itibaren artık savunma kalkanlarımızı indirmeye başlıyoruz. Biz biz yapan şeyleri paylaşmaya başlıyoruz.
Ve en sonunda Gerçek Yakınlık - ihtiyaçlarımızı, duygularımızı, arzularımızı, fantazilerimizi, en karanlık sırlarımızı ve düşüncelerimizi, varlığımızın en derinliğindeki, benlğimizin çekirdeğini ortaya serdiğimiz zirve noktası. Bu nedenle çok ciddi anlamda güven gerektiren bir adım. Çünkü diğer basamakların aksine buraya bir kez adım attıktan sonra geri dönüş şansımız yok. Eğer biriyle bu zirve noktasında iletişim kuruyorsak bu demektir ki var olan en savunmasız halimizi, parçamızı ona sunuyoruz demektir. Ki hepimizin en büyük ortak korkusu bu noktada paylaştıklarımızın bize karşı kullanılabilme ihtimalidir diye düşünüyorum. Ve bu noktada duygusal tepkilerimizi de olanca haliyle gösterdiğimiz ve bu da her zaman hoş bir şekilde olmayabildiği için kartlarımızı açmadan önce ya çok uzun süre düşünüp basamaklarımızdan geri yuvarlanabiliyoruz veya hiç düşünmeden hemen açıp geri dönüşü olmayan kayıplar yaşayabiliyoruz benliğimizden, ruhumuzdan.
Hatırlanması gereken en önemli 2 nokta var zirve noktasına giden süreç boyunca; ilk olarak gerçek yakın&samimi ilişkinin zaman gerektirdiği öyle "he" deyince veya süreci hızlandırmaya kastıkça olmadığı. İkinci olarak ise gelişen ilişki ve süreç boyunca iki bireyinde basamakları beraber senkronize bir şekilde çıkmasıyla ancak gerçekleşebileceğidir. Örneğin biz ileriki bir basamaktaysak karşımızdaki kişiden, deneyimlediğimiz hissettiğimiz yakınlık duygusu sahte olacaktır, halbuki gerçekten ne derece samimi bir ilişki olduğu aslında daha az savunmasız olan tarafın bulunduğu pozisyonda gizlidir.
Ne kadar tehlikeli sular gibi görünsede kalkanlarımızı indirmek, savunmasız tüm gerçekliğiyle kendimizi göz önüne sermek; gerçek yakınlığın kurulduğu bir ilişki bizim fiziksel, duygusal ve ruhsal olarak gelişmemizi sağlar, yokluğunda ise statik birer varlık oluruz ilerleyemeyen, gelişemeyen, değişimden yoksun ki bunun sonucunda hayatın dinamizminden dışlanmış etkisiz eleman olarak var(?)olmaya başlarız.
Hangimizin hayatında bir an, bir olay, bir kişi, bir olgu olmamıştır ki içimizi kanatan, koruyucu kalkanlarımıza sarılmamıza hatta belki bir daha hiç bırakmamamıza sebep olan, bizi kendimize yabancılaştıran; duygusal, zihinsel karabasanlarlarımızla başbaşa bırakmış olan.
Affetmek;
özür dilemek,
kurallar çerçevesinde bağışlamak,
telafi etmek,
göz yummak,
olayları/kişileri/kendimizi haklı çıkarmak,
zayıflık göstergesi/kendinden ödün vermek
teslimiyet,
unutmak,
barışmak,
teraziyi dengelemek,
yaraların iyileşmesine zaman vermek,
gücenme/dargınlıklarımızı terketmek,
olumlu duygular beslemek,
sadece lafta/sözde affetmeyi dile getirmek,
affetmeye "karar vermek" / bu kararı almak,
hızlı ve kolay yoldan düzeltme/çözüm,
olayları kabullenme,
arkaya bakmadan yolumuza devam etmek,
ilahi adalete inanip Tanrı'ya havale etmek -nitekim bu affetmekten cok adalet arayışımızla ilgilidir-,
çevremize/kendimize "bu insanın beni etkilemesine izin vermemenin zevki var içimde demek veya
karşımızdaki kişiden ruhsal/duygusal borç tahsilatı hesaplaşmasına girişmek değildir.
Bu yukarıda yazdıklarımızdan pek çoğunu yapsak, yapıyor olsak bile bu gerçekten affettiğimiz, özgürleştirdiğimiz anlamına gelmez.
Bana göre affetmenin "ne anlama gelmediği" 3 ana başlık olarak ele alınabilir; en azından kişisel deneyimlerimden yola çıkarak benim için affetmenin doğasına uymayan ve affetme sürecinde bu bahsedeceğim 3 ana başlığın yanılgılarına düşmemem adına kendime zaman zaman hatırlatma/telkin etme ihtiyacı duyduğum.
Affetmek unutmak veya hiç olmamış gibi davranmak değil. Olan oldu ve bu bir gerçek. Onun/bunun acısına tutunmaktansa aslen bu deneyimin/kişinin bana öğrettikleri, bana kattıklarına tutunmalıyım.
Affetmek diğer kişinin adına bahaneler bulup onu haklı çıkarmak değil. Çünkü zaten kişi olarak kabahatli, suçlu olmayan birine mazeretler üretip, bağışlıyor olurum. Kişiden ziyade affetmem gereken yapılan ortada olan yanlışın, hata olgusunun kendisi.
Affetmek barışmak, tekrar hayatına dahil etmek zorunda olduğun anlamına gelmez. Barışmak, tekrar biraraya gelmek ve affetmek birbirinden ayrışan 2 farklı karardır. Affettikten sonra barışmak ve/veya biraraya gelmek kararı benim insiyatifimde olan bambaşka bir karardır.
Nitekim bazen acı o kadar vücudumuzun her hücresine işlemiştir ki beyin kimyamızı ve limbik sistemimizi etkiler ve bu nedenledir ki affetme sürecinde her zaman mantıklı adımlar atamayabiliriz. Yine de bu sürecin deneyimini yaşayarak, sürece dahil olarak akışıyla birlikte yol almalıyız; karşı koymak veya var olmayan engeller yaratip senaryolar yazmaktansa.
"Ne ben karşımdaki kişiden daha üstünüm, ne de karşımdaki kişi benden daha üstün, yüce, bilge. En nihayetinde insanız hepimiz bütün zaaflarımız ve ilkel içgüdülerimiz kalplerimizin, varlığımızın derinliklerinde bütünümüzün çekirdeğinde."
Evrim teorisinin can damarı -> her yaşayan canlı varlığın sahip olduğu en ilkel içgüdü; "hayatta kalma içgüdüsü". Fiziksel, ruhsal, zihinsel bağlamlarda bu içgüdümüz herzaman iş başında. Ancak diğer canlılardan farklı olarak "insan" olarak bizim en büyük problemimiz olan ki evrim teorisinde bile yeri olmayan, doğal olmayan şey bizim "ego"larımız. Geçtiğimiz aylarda bir belgesel izlemiştim. Çitalarla ilgiliydi ve doğurdukları 2-3 yavrudan ancak bir tanesinin -o da belki- erişkinliği görebilecek kadar yaşayabildiğini anlatıyordu. Bu belgeselde konu olan çitanın 2 yavrusu olmuştu ve birini yakın zamanda kaybetmişti, diğerini de kaybetmemek için yuvadan ayrılmamaya çalışıyordu ancak süt verebilmesi için ve yavrusunu koruyacak kadar gücünü koruyabilmesi için avlanması gerekiyordu nitekim günlerdir bu iki ihtiyacı da karşılayabilecek kadar büyük bir av yakalayamamıştı çünkü yuvadan uzun süre uzakta kalmamaya uğraşıyordu ve yakınlardaki artık leşlerle veya yuvanın yakın çevresinde bulunan ufak tefek canlılarla yetiniyordu. Ancak bu sefer gerçek bir av için yuvadan ayrıldığı sırada bir yılanın pusuda beklediğinden habersizdi.Anne çita ayrılır ayrılmaz, yuvadaki yavru yılanın avı oldu. Sonrasında yılan midesindeki yavruyu sindirmek için bir ağaç kovuğunun içine sindi. Anne çita ise yuvaya geri döndüğünde panik halinde etrafı koklamaya başladı ve yılanın kokusunu aldığı gibi takip etmeye başladı. Nihayet yılanın içine girdiği kovuğa ulaştı ve giremeyeceği kadar küçük bir açıklığı olduğu için üzerine yatıp kafasını açıklığa doğru sarkıtarak beklemeye başladı. 3 gün 3 gece yemeden, içmeden, uyumadan bekledi. Yılan hızlı bir şekilde kaçış yapabilmek için yavruyu nihayet midesinden çıkarıp olanca hızıyla ormanın derinliklerine yöneldiğinde anne çita kımıldamadı, yılana bakmadı, kovalamaya kalkışmadı bile. Onun tek istediği yavrusunu geri almaktı; öç almak, ödetmek önemli değildi artık yavrusunu geri aldığında. Peki şimdi bir düşünelim, biz insanlar olarak hangimiz böyle bir bağışlayıcılık sergileyebiliriz kendi kanımızdan canımızdan olan, kendi canımız kadar sevdiğimiz, değer verdiğimiz birinin hayatına kasteldiğinde veya çitanın yavrusuna olduğu gibi hayatı son bulundurulsa? Yılanı öldürmek çitaya yavrusunu canlandırma olanağı vermeyecekti, yılana duyacağı, besleyip büyüteceği öfke duygusu onun yavrusuna tutacağı yas sürecini, ona karşı hissettiği sevgi, aşk duygularını gölgeleyecekti. Olay "sevdiği varlığın kaybının üzüntüsü, acısından ziyade yılana karşı bir kan davasına, hatta belki yavrusunu koruyamadığı için kendine karşı duyacağı öfke, yetersizlik duyguları"na dönüşecekti. Sonuçta oturup objektif olarak düşününce anne çita nasıl yavrusunu beslemek için başka bir canlının (yavrunun/annenin/babanın) canını alıyorsa yılan da kendi hayatta kalma savaşı uğrunda bu döngüdeki rolünü oynuyordu. "Circle of Life" yaşamsal döngüden başka birşey değil... Hissetiğimiz acı, utanç, öfke, içerleme, adaletsizlik neyse yüzleşmek bir farkındalık kazanma yolunda atılabilecek ilk adım bence. Ve affetmenin, bağışlamanın gerçek doğasını anlamak aynı zamanda içselleştirip, özümseyerek bu sürecin uzantısı olarak bir karara varmanın, bununla birlikte ayrıyetten karşımdaki insanı daha derinlemesine anlamaya çalışmanın, empati kurmanın, hoşgörülü olmanın, açık fikirli olmanın (kendime, kişiye, aramızda var olan ilişkiye karşı da aynı şekilde) açılmış olan yaraları iyileşme sürecine sokup, katlanılabilir, yaşanabilir hale getirdiğini farkettim. Açılan yaralar, hissedilen acılarda bir derinlik, anlam ve yol göstericilik olabileceğinin farkındalığına varma ve kendimiz dahil herkesin hayatının bir veya birçok döneminde affedilmeye & affetmeye ihtiyaç duyduğu gerçeğini kabullenme diğer insanlarla birbirimize o veya bu şekilde bağlı olduğumuz ve yalnız olmadığımız olgusunu özümsememize yardımcı olur. Affetmeye çalıştığımız, affettiğimiz veya affetmesini istediğimiz kişiyi bir yüzleşmeye zorlamamız veya bir şekilde bilinçaltımızda bu sebeplerin yönlendirmesiyle abartılı şekillerde kendimizce telafi etmeye çalışmamız veya bedel ödetmeye çalışmamız olayın özünden uzaklaşmamıza neden olur; zihinsel ve ruhsal yorgunluk, çöküşten ve bizi içten içe yemekten, ajitasyon yaratmaktan başka birşey değildir. Af deneyiminin tamamen kişiye özel olduğuna inanıyorum, kendimizi özgürleştirme ve affettiğimizin aslında tamamen yapılmış olan eylem veya var olan olgudan ibaret olduğunun farkındalığında olmamızın ve bu olgu/eylemin ne derece bize zarar verdiğinin de bizim algımız, kişiye yüklediğimiz değer, deneyimlerimiz, o anki kırılganlığımız, empati seviyemizin düşüp kendimizi ne derece merkeze yerleştirdiğimizle doğrudan bağlantılı olduğuna inanıyorum. Ortada olmuş olan olaya/duruma olan kalp kırıklığımızı, acıyı, öfkeyi (belki de bu öfkenin en önemli sebeplerinden biri de aslında kabul etmekten kaçındığımız ne kadar kırılgan ve savunmasız olabileceğimiz gerçeğini bize hatırlatması, yüzümüze vurması) diğer kişiye aktarma hatasına düşüyoruz. En nihayetinde kolay olanı bu! Çünkü Eylem&Olgu -> Nereden ortaya çıktığı, altında aslen nelerin yattığı vs. gibi soyut zihinsel analiz süreçleriyle uğraşmaktan ziyade "kişi" somut olarak karşımızda ve uğraşmaya gerek yok, ne de olsa "Suçlu bulundu" dava kapandı yapıyoruz. Hadi geçmiş olsun... Eylemin/olgunun elementleri olan kendimiz, karşımızdaki insan ve durumun o an o şekilde ortaya çıkmasında rol oynayan dışsal/çevresel faktörler ve kişilerin hepsini anlayarak daha objektif bir algı elde edebilir ve nihayetinde gerçekçi bir huzur hissedebiliriz bence. Sadece biraz "anlayış & farkındalık" yolumuzda/zihnimizde/ruhumuzda yaratmış olduğumuz pekçok hayali barikatları yok edebilir en nihayetinde.