Showing posts with label ilişkiler. Show all posts
Showing posts with label ilişkiler. Show all posts

İLİŞKİLERİMİZİ ZEHİRLEYEN 3 İLETİŞİM ŞEKLİ



                Öncelikle mutlu bir ilişkinin gerekliliği olan etkin iletişimden bahsetmek istiyorum kısaca. Etkin iletişim aklınızdakini söyleme cesaretinizin olması ve isteklerinizi dile getirmek ve bunu yaparken de başkalarının duygu ve düşüncelerini de göz önünde bulundurmaktır. Mutlu ilişkiler güven üzerine kuruludur. Güven ise dürüstlük ve saygı üzerine kuruludur ki bu ikisi de etkin iletişim becerisiyle ilişkilidir.
,              Şimdi konu başlığımıza geri dönersek, nedir bu 3 iletişim şekli?
1.       Pasif
2.       Agresif
3.       Pasif-Agresif
Pasif iletişim genellikle bir çatışmayı önlemek amaçlı nasıl hissettiğinizi veya ne istediğinizi maskelemeniz, dile getirmemenizdir. Bazen anlık olarak iyi hissettirebilir çünkü kendinizi fedakarlık yapıyor gibi görebilirsiniz ancak uzun vadede sizi hayal kırıklığına uğratır çünkü özünde yalan söylemek olmasa da ‘dürüst olmayan’, ‘sahte’ bir durum.  Çünkü siz hiçbir şekilde isteklerinizi veya ihtiyaçlarınızı dile getirmiyorsunuz, bu durum belli bir süre sonra içerleme gibi duyguların da su yüzüne çıkmasına sebep olur ihtiyaçlarınız karşılanmadığından ötürü. Ayrıca suçluluk duygusu da eşlik edebilir çünkü içinizde bir yerde de biliyorsunuzdur dürüst olmanız gerektiğini kendi istek, ihtiyaç, duygu, düşünceleriniz hakkında.
                Agresif iletişimde kendi istek ve ihtiyaçlarımızı başkalarının haklarını ve tercihlerini göz ardı ederek ifade etmek şeklindedir. Agresyon(sinirlilik) genellikle korkuya ve (içsel) güvensizliğe bir reaksiyon şeklindedir. Kronik olarak sinirlilik halinde olan insanlar bunu kendi içsel güvensizlikleri ve korkularıyla başa çıkma biçimi haline getirmişlerdir. Ve genellikle başladıklarından daha güvensiz ve korkuları daha fazla olur, çevrelerine verdikleri zararları arttıkça.
Agresif iletişimi yenmenin anahtarı ‘öz farkındalık’ tan geçmektedir. Özellikle sinirlilik halinin öncesindeki asıl korku fark edilmeli ve sağlıklı yollarla ele alınmalıdır.
Kendinize güveninizi geliştirip korkularınızı tanıyıp, kabul ettikçe; korkularınızı saklamak için öfke veya sinirlilik haline ihtiyaç duymayacaksınız.
                Pasif-agresif iletişim kuran insan dürüst olmaktan korkan ancak sessiz kalamayacak kadar da öfkeli kişidir, bunun sonucunda da üstü kapalı tehditlerle ve iğneleyici sözlerle kendilerini ifade ederler. Hem kendilerine karşı dürüst değildirler hem de başkalarına karşı saygı duymazlar.
Bu tarz iletişiminizle çalışmanızın en iyi yolu hem öfkenizi hem korkularınızı daha yapıcı/yaratıcı şekillerde yönlendirmek ve en önemlisi iğneleyici söylemler(alaycılık) kullanmayı bırakmak. Alaycılık bir koltuk değneği gibi, bizi aklımızdakileri, fikirlerimizi dürüstçe, özgürce söylemekten alıkoymasının yanı sıra aynı zamanda da başkalarına istediklerimizi yaptırmayı denediğimiz bir araç misali.

Etkin iletişimin en önemli bir faktörü daha var onu da bir başka yazımda açarım, o da ‘ETKİN DİNLEME’.
Elmira Müge Özdağ

İkili ilişkilerimiz&Duygusal Yakınlık Arayışımız ( I. Bölüm)


İkili İlişkilerimiz Üzerine;  
Samimiyet&Yakınlık&Bağlılık

Biz insanlar yaratılışımız gereği birbirimize bağlı&bağımlı olarak programlanmış varlıklarız. Ne derecelerde bağlı&bağımlı olduğumuz tabii ki her birimizin farklı birer birey olarak yapılanmış ve yapılanmakta olan kişilik özelliklerimize göre değişiklik göstermekte. Ancak ortak olan bir nokta var ki o da; en ilkel anlamında ilişki ve bağlardan yoksun olmak her bireyde -ki aslında bence her canlı için geçerli-  eksiklik, yoksunluk, yalnızlık ve kaygı hatta çökkünlük gibi duygular doğurmasıdır. Duygusal yakınlık, derin&anlamlı bağlar kurma; neden bu kadar önemli ki canlılar için? Çünkü insanlar olarak biz de "sürü" olarak yaşıyoruz ve bu bağlar bize "aidiyet" duygusu veriyor. Biz insanlar, pek çoğumuz ne kadar "yalnız kalayım biraz ya kafamı dinlemek istiyorum" "yalnız başıma huzurluyum, kafam rahat" vs gibi savunma mekanizmasından çıkma cümleler kursak da yaratılış gereği "yalnız kurt" değil sürünün bir başka üyesiyiz.
Gerçek anlamda duygusal yakınlık, samimiyetten bahsederken illaki sevgili veya cinsel birliktelik içeren ilişkilerden bahsetmiyorum. Özümüzde ihtiyaç duyduğumuz ve hep tatmin etmeye çalıştığımız ve hayatımızın her anında bilinçaltımızdan seçimlerimizi -iş, hobi vs.- dahil etkileyen o en zayıf noktalarımızdan biri sayılabilecek bir durum, olgudan bahsediyorum. Ve bu en derin duygu, düşünce, ihtiyaçlarımızı paylaşabildiğimiz ve gerçek anlamda kim olduğumuzu gösterecek derece savunmasısız bir pozisyonda ürkmeden bulunabilmemizi sağlayan boyutta yakınlıktır ve bu savunmasız ve maskesiz, gerçek benliğimizle kabul görüldüğümüz tatmin edici bir ilişkinin varlığınının kanıtıdır -eğer var ise-. Yakınlık/samimiyet yaratmak dinamik bir işleyiş ve gerçek yakın duygusal bağa ulaşmadan önce 4 farklı basamağı olduğunu varsayabiliriz.
  • Havadan sudan sohbet; ki bu en basit yeni tanıştığımız kişilerle genelde kurduğumuz bir iletişim şekli. Ki tabiiki yeni tanıştığımız kişiye duyduğumuz, hissettiğimiz yakınlığın seviyesine göre fazla güvenerek vs bu basamağı zıplayarak geçiyoruz. Bu basamakta sadece bilgi alışverişi tarzı kişisel olmayan olaylar, olgulardan bahsederek böylece ne kendimizi savunmasız pozisyona koyuyoruz ne de fikir beyanlarında bulunarak reddedilme riskine giriyoruz. Kısaca tırsak, korunaklı model yani.
  • 2. basamak yine biraz tırsaklığımızı sürdürdüğümüz bir konum. Ancak başkalarından alıntılar yaparak veya başkalarının düşünce, görüşlerinden bahsederek iletişime biraz daha kişisellik katıyoruz. Yine de dediğim gibi "başkaları" üzerinden gidiyoruz, kendi düşüncelerimizi belirmeden de olsa aslında o başkalarının bize hitap eden düşünce, fikirlerinden bahsederiz farkında olmadan. Böylece yine reddedilme, yargılanma riskini o başkaları üzerinden test ediyoruz.
  • 3. basamakta ufak riskler alarak kendi düşüncelerimizden, yorumlarımızdan bahsetmeye başlasak da yine de değişebilecek olanları seçiyoruz paylaşırken ki eğer karşıdakinden olumsuz bir tepki alırsak daha sonra fikrimizden geri adı atabilelim. Biraz yanar döner olduğumuz, üç kağıtçıyı oynadığımız bir basamak. Bence genelde en çok aşk meşk ilişkilerinde flirt aşamasında bu basamakta taklalar atıyoruz.
  •  4. basamak ise durumların derinleştiği, geçmişimizden, hatalarımızdan, acılarımızdan vs bahsetmeye başladığımız bir konum. Ki bu basamaktan itibaren artık savunma kalkanlarımızı indirmeye başlıyoruz. Biz biz yapan şeyleri paylaşmaya başlıyoruz.
  • Ve en sonunda Gerçek Yakınlık - ihtiyaçlarımızı, duygularımızı, arzularımızı, fantazilerimizi, en karanlık sırlarımızı ve düşüncelerimizi, varlığımızın en derinliğindeki, benlğimizin çekirdeğini ortaya serdiğimiz zirve noktası. Bu nedenle çok ciddi anlamda güven gerektiren bir adım. Çünkü diğer basamakların aksine buraya bir kez adım attıktan sonra geri dönüş şansımız yok. Eğer biriyle bu zirve noktasında iletişim kuruyorsak bu demektir ki var olan en savunmasız halimizi, parçamızı ona sunuyoruz demektir. Ki hepimizin en büyük ortak korkusu bu noktada paylaştıklarımızın bize karşı kullanılabilme ihtimalidir diye düşünüyorum. Ve bu noktada duygusal tepkilerimizi de olanca haliyle gösterdiğimiz ve bu da her zaman hoş bir şekilde olmayabildiği için kartlarımızı açmadan önce ya çok uzun süre düşünüp basamaklarımızdan geri yuvarlanabiliyoruz veya hiç düşünmeden hemen açıp geri dönüşü olmayan kayıplar yaşayabiliyoruz benliğimizden, ruhumuzdan.
Hatırlanması gereken en önemli 2 nokta var zirve noktasına giden süreç boyunca; ilk olarak gerçek yakın&samimi ilişkinin zaman gerektirdiği öyle "he" deyince veya süreci hızlandırmaya kastıkça olmadığı. İkinci olarak ise gelişen ilişki ve süreç boyunca iki bireyinde basamakları beraber senkronize bir şekilde çıkmasıyla ancak gerçekleşebileceğidir. Örneğin biz ileriki bir basamaktaysak karşımızdaki kişiden, deneyimlediğimiz hissettiğimiz yakınlık duygusu sahte olacaktır, halbuki gerçekten ne derece samimi bir ilişki olduğu aslında daha az savunmasız olan tarafın bulunduğu pozisyonda gizlidir.
Ne kadar tehlikeli sular gibi görünsede kalkanlarımızı indirmek, savunmasız tüm gerçekliğiyle kendimizi göz önüne sermek; gerçek yakınlığın kurulduğu bir ilişki bizim fiziksel, duygusal ve ruhsal olarak gelişmemizi sağlar, yokluğunda ise statik birer varlık oluruz ilerleyemeyen, gelişemeyen, değişimden yoksun ki bunun sonucunda hayatın dinamizminden dışlanmış etkisiz eleman olarak var(?)olmaya başlarız.
"Post Tenebras Lux"
~Elmira Kiara~

Affetmek üzerine

AFFETMEK

   Hangimizin hayatında bir an, bir olay, bir kişi, bir olgu olmamıştır ki içimizi kanatan, koruyucu kalkanlarımıza sarılmamıza hatta belki bir daha hiç bırakmamamıza sebep olan, bizi kendimize yabancılaştıran; duygusal, zihinsel karabasanlarlarımızla başbaşa bırakmış olan.

   Affetmek;  

  • özür dilemek, 
  • kurallar çerçevesinde bağışlamak, 
  • telafi etmek, 
  • göz yummak,
  • olayları/kişileri/kendimizi haklı çıkarmak, 
  • zayıflık göstergesi/kendinden ödün vermek
  • teslimiyet,
  • unutmak, 
  • barışmak, 
  • teraziyi dengelemek, 
  • yaraların iyileşmesine zaman vermek, 
  • gücenme/dargınlıklarımızı terketmek, 
  • olumlu duygular beslemek, 
  • sadece lafta/sözde affetmeyi dile getirmek, 
  • affetmeye "karar vermek" / bu kararı almak, 
  • hızlı ve kolay yoldan düzeltme/çözüm,
  • olayları kabullenme, 
  • arkaya bakmadan yolumuza devam etmek,
  • ilahi adalete inanip Tanrı'ya havale etmek -nitekim bu affetmekten cok adalet arayışımızla ilgilidir-, 
  • çevremize/kendimize "bu insanın beni etkilemesine izin vermemenin zevki var içimde demek veya 
  • karşımızdaki kişiden ruhsal/duygusal borç tahsilatı hesaplaşmasına girişmek değildir
   Bu yukarıda yazdıklarımızdan pek çoğunu yapsak, yapıyor olsak bile bu gerçekten affettiğimiz, özgürleştirdiğimiz anlamına gelmez.

   Bana göre affetmenin "ne anlama gelmediği" 3 ana başlık olarak ele alınabilir; en azından kişisel deneyimlerimden yola çıkarak benim için affetmenin doğasına uymayan  ve affetme sürecinde bu bahsedeceğim 3 ana başlığın yanılgılarına düşmemem adına kendime zaman zaman hatırlatma/telkin etme ihtiyacı duyduğum.
  1. Affetmek unutmak veya hiç olmamış gibi davranmak değil. Olan oldu ve bu bir gerçek. Onun/bunun acısına tutunmaktansa aslen bu deneyimin/kişinin bana öğrettikleri, bana kattıklarına tutunmalıyım.
  2. Affetmek diğer kişinin adına bahaneler bulup onu haklı çıkarmak değil. Çünkü zaten kişi olarak kabahatli, suçlu olmayan birine mazeretler üretip, bağışlıyor olurum. Kişiden ziyade affetmem gereken yapılan ortada olan yanlışın, hata olgusunun kendisi.
  3. Affetmek barışmak, tekrar hayatına dahil etmek zorunda olduğun anlamına gelmez. Barışmak, tekrar biraraya gelmek ve affetmek birbirinden ayrışan 2 farklı karardır. Affettikten sonra barışmak ve/veya biraraya gelmek kararı benim insiyatifimde olan bambaşka bir karardır. 
   Nitekim bazen acı o kadar vücudumuzun her hücresine işlemiştir ki beyin kimyamızı ve limbik sistemimizi etkiler ve bu nedenledir ki affetme sürecinde her zaman mantıklı adımlar atamayabiliriz. Yine de bu sürecin deneyimini yaşayarak, sürece dahil olarak akışıyla birlikte yol almalıyız; karşı koymak veya var olmayan engeller yaratip senaryolar yazmaktansa.


"Ne ben karşımdaki kişiden daha üstünüm, ne de karşımdaki kişi benden daha üstün, yüce, bilge. En nihayetinde insanız hepimiz bütün zaaflarımız ve ilkel içgüdülerimiz kalplerimizin, varlığımızın derinliklerinde bütünümüzün çekirdeğinde."
   Evrim teorisinin can damarı -> her yaşayan canlı varlığın sahip olduğu en ilkel içgüdü; "hayatta kalma içgüdüsü".   
   Fiziksel, ruhsal, zihinsel bağlamlarda bu içgüdümüz herzaman iş başında. Ancak diğer canlılardan farklı olarak "insan" olarak bizim en büyük problemimiz olan ki evrim teorisinde bile yeri olmayan, doğal olmayan şey bizim "ego"larımız.
   Geçtiğimiz aylarda bir belgesel izlemiştim. Çitalarla ilgiliydi ve doğurdukları 2-3 yavrudan ancak bir tanesinin -o da belki- erişkinliği görebilecek kadar yaşayabildiğini anlatıyordu. Bu belgeselde konu olan çitanın 2 yavrusu olmuştu ve birini yakın zamanda kaybetmişti, diğerini de kaybetmemek için yuvadan ayrılmamaya çalışıyordu ancak süt verebilmesi için ve yavrusunu koruyacak kadar gücünü koruyabilmesi için avlanması gerekiyordu nitekim günlerdir bu iki ihtiyacı da karşılayabilecek kadar büyük bir av yakalayamamıştı çünkü yuvadan uzun süre uzakta kalmamaya uğraşıyordu ve yakınlardaki artık leşlerle veya yuvanın yakın çevresinde bulunan ufak tefek canlılarla yetiniyordu. Ancak bu sefer gerçek bir av için yuvadan ayrıldığı sırada bir yılanın pusuda beklediğinden habersizdi.Anne çita ayrılır ayrılmaz, yuvadaki yavru yılanın avı oldu. Sonrasında yılan midesindeki yavruyu sindirmek için bir ağaç kovuğunun içine sindi. Anne çita ise yuvaya geri döndüğünde panik halinde etrafı koklamaya başladı ve yılanın kokusunu aldığı gibi takip etmeye başladı. Nihayet yılanın içine girdiği kovuğa ulaştı ve giremeyeceği kadar küçük bir açıklığı olduğu için üzerine yatıp kafasını açıklığa doğru sarkıtarak beklemeye başladı. 3 gün 3 gece yemeden, içmeden, uyumadan bekledi. Yılan hızlı bir şekilde kaçış yapabilmek için yavruyu nihayet midesinden çıkarıp olanca hızıyla ormanın derinliklerine yöneldiğinde anne çita kımıldamadı, yılana bakmadı, kovalamaya kalkışmadı bile. Onun tek istediği yavrusunu geri almaktı; öç almak, ödetmek önemli değildi artık yavrusunu geri aldığında.   Peki şimdi bir düşünelim, biz insanlar olarak hangimiz böyle bir bağışlayıcılık sergileyebiliriz kendi kanımızdan canımızdan olan, kendi canımız kadar sevdiğimiz, değer verdiğimiz birinin hayatına kasteldiğinde veya çitanın yavrusuna olduğu gibi hayatı son bulundurulsa? Yılanı öldürmek çitaya yavrusunu canlandırma olanağı vermeyecekti, yılana duyacağı, besleyip büyüteceği öfke duygusu onun yavrusuna tutacağı yas sürecini, ona karşı hissettiği sevgi, aşk duygularını gölgeleyecekti. Olay "sevdiği varlığın kaybının üzüntüsü, acısından ziyade yılana karşı bir kan davasına, hatta belki yavrusunu koruyamadığı için kendine karşı duyacağı öfke, yetersizlik duyguları"na dönüşecekti. Sonuçta oturup objektif olarak düşününce anne çita nasıl yavrusunu beslemek için başka bir canlının (yavrunun/annenin/babanın) canını alıyorsa yılan da kendi hayatta kalma savaşı uğrunda bu döngüdeki rolünü oynuyordu. "Circle of Life" yaşamsal döngüden başka birşey değil...

   Hissetiğimiz acı, utanç, öfke, içerleme, adaletsizlik neyse yüzleşmek bir farkındalık kazanma yolunda atılabilecek ilk adım bence. Ve affetmenin, bağışlamanın gerçek doğasını anlamak aynı zamanda içselleştirip, özümseyerek bu sürecin uzantısı olarak bir karara varmanın, bununla birlikte ayrıyetten karşımdaki insanı daha derinlemesine anlamaya çalışmanın, empati kurmanın, hoşgörülü olmanın, açık fikirli olmanın (kendime, kişiye, aramızda var olan ilişkiye karşı da aynı şekilde) açılmış olan yaraları iyileşme sürecine sokup, katlanılabilir, yaşanabilir hale getirdiğini farkettim.
   Açılan yaralar, hissedilen acılarda bir derinlik, anlam ve yol göstericilik olabileceğinin farkındalığına varma ve kendimiz dahil herkesin hayatının bir veya birçok döneminde affedilmeye & affetmeye ihtiyaç duyduğu gerçeğini kabullenme diğer insanlarla birbirimize o veya bu şekilde bağlı olduğumuz ve yalnız olmadığımız olgusunu özümsememize yardımcı olur.

  Affetmeye çalıştığımız, affettiğimiz veya affetmesini istediğimiz kişiyi bir yüzleşmeye zorlamamız veya bir şekilde bilinçaltımızda bu sebeplerin yönlendirmesiyle abartılı şekillerde kendimizce telafi etmeye çalışmamız veya bedel ödetmeye çalışmamız olayın özünden uzaklaşmamıza neden olur; zihinsel ve ruhsal yorgunluk, çöküşten ve bizi içten içe yemekten, ajitasyon yaratmaktan başka birşey değildir. Af deneyiminin tamamen kişiye özel olduğuna inanıyorum, kendimizi özgürleştirme ve affettiğimizin aslında tamamen yapılmış olan eylem veya var olan olgudan ibaret olduğunun farkındalığında olmamızın ve bu olgu/eylemin ne derece bize zarar verdiğinin de bizim algımız, kişiye yüklediğimiz değer, deneyimlerimiz, o anki kırılganlığımız, empati seviyemizin düşüp kendimizi ne derece merkeze yerleştirdiğimizle doğrudan bağlantılı olduğuna inanıyorum. Ortada olmuş olan olaya/duruma olan kalp kırıklığımızı, acıyı, öfkeyi (belki de bu öfkenin en önemli sebeplerinden biri de aslında kabul etmekten kaçındığımız ne kadar kırılgan ve savunmasız olabileceğimiz gerçeğini bize hatırlatması, yüzümüze vurması) diğer kişiye aktarma hatasına düşüyoruz. En nihayetinde kolay olanı bu! Çünkü Eylem&Olgu -> Nereden ortaya çıktığı, altında aslen nelerin yattığı vs. gibi soyut zihinsel analiz süreçleriyle uğraşmaktan ziyade "kişi" somut olarak karşımızda ve uğraşmaya gerek yok, ne de olsa "Suçlu bulundu" dava kapandı yapıyoruz. Hadi geçmiş olsun...
   Eylemin/olgunun elementleri olan kendimiz, karşımızdaki insan ve durumun o an o şekilde ortaya çıkmasında rol oynayan dışsal/çevresel faktörler ve kişilerin hepsini anlayarak daha objektif bir algı elde edebilir ve nihayetinde gerçekçi bir huzur hissedebiliriz bence.
   Sadece biraz "anlayış & farkındalık" yolumuzda/zihnimizde/ruhumuzda yaratmış olduğumuz pekçok hayali barikatları yok edebilir en nihayetinde.



Sevgiler
~Elmira Kiara~